Sadece mükemmel bir öğretmen değilmiş Nana Esma, gerçek bir sosyal mühendismiş. Eğitim ekolünü sadece kadınlar için yapılandırsa da hiç öyle iddia edildiği gibi feminist falan olmamış. Kendisini kadınların değil, yetimlerin koruyucusu, ama tüm halkının annesi olarak tanımlamış.

Yüzyıllar önce, upuzak diyarlarda, her türlü haksızlığa, sömürüye ve köleliğe başkaldıran nur topu gibi bir imparatorluk varmış: Sokoto imparatorluğu.

Nijerya ile Nijer sınırındaki bu imparatorluğun kurucusu olan adam, enteresan bir imparatormuş, kendisi de annesi de büyükannesi de hem derviş, hem şairmiş. Çocukları çok severmiş bu imparator ama özellikle de kızı Nana Esma’yı.

Nana’nın annesi de annesinin ölümünden sonra ona bakan kadın da kızın kendisi gibi şairmiş, ondan mı acaba? Ama durun durun, Nana Esma’nın hikâyesi biraz daha, yani yaklaşık bin yıl kadar daha önceden başlıyor aslında. Şair İmparator, Nana Esma’nın adını Hazreti Ebu Bekir’in kızı Esma’nın cesaret, cömertlik ve ilminden etkilenerek koymuş, onun gibi kahraman olsun diye…

Elindekini bekletme

Hazreti Esma’yı tarih sahnesinde ilk hicret emri verildiğinde ve Efendimiz kendisinin en yakın dostu, Esma’nın da babası olan Hz. Ebu Bekir’in evine gittiğinde görürüz. Efendimiz yalnız konuşmak istemiş, ancak Hz. Ebubekir çocuk yaştaki kızları Aişe ve Esma’nın sır saklayabildiklerini söyleyerek yanlarında kalmalarında ısrarcı olmuştur.

Esma, babasının bu muazzam güvenini boşa çıkarmayacak, onlara Sevr mağarasında saklandıkları üç gün boyunca azık taşıyacaktır. Sonraları babası da oğlu da halife olacak Hz. Esma’nın adına siyer kitaplarında çok rastlarız. Yüz yıldan daha uzun yaşayan ve bolca hadis nakleden bu kadın sahabe, elindekini ertesi güne bekletmeden paylaşmasıyla, sekiz çocuğunun rızkını kazanmak için çok çalışmasıyla, kılıç kuşanıp savaşa katılmasıyla, elli yaşlarındayken, babasının defalarca sabret telkinine rağmen, hem de cennetle müjdelenen sahabelerden biri olan Hz. Zübeyr’den boşanmasıyla, şaşırtır durur bizi. Özellikle de din adına kadını eve hapsetmeye çalışan ve tüm sosyal haklarını görmezden gelen dindar erkekleri.

Hz. Esma’yı Hz. Esma yapan asıl şey ise, Haccâc karşısında yenilgiye uğramak üzere olduğu günlerde teslim olup olmama hususunda fikrine başvuran halife oğlu Abdullah’a yaptığı tavsiyedir: “Evlâdım, şerefinle yaşa, izzetinle öl; fakat kesinlikle esir düşme!.. Sen kendini daha iyi bilirsin. Eğer doğru yolda olduğuna ve ona davet ettiğine inanıyorsan yolunda devam et. Allah aşkına dünyada daha ne kadar kalacaksın? Bu durumda ölüm daha güzeldir.”

Hadi herkes şöyle bir elini vicdanına koysun, hangimizde çocuğuna böyle bir tavsiyede bulunacak yürek var?

Şimdi masalımıza dönelim.

Nana Esma’nın doğduğu topraklara İslam gezgin dervişlerle gelmiş. İşte şair prensesimizin babası şair imparator Osman b. Foudi de bu sufi seyyahlardan biriymiş.

İmparatorun iki ana düşmanı varmış. Hayır hayır, komşu imparatorlar değil. Dedik ya, bu imparatorun kafası başka çalışıyor. İki düşmanın ilki kölelik sistemi, ikincisi ise kız çocuklarının eğitim hakkını elinden alan geleneksel yapıymış.

Kurduğu imparatorlukta ilk işi köleliği kaldırmak olmuş, ikinci işi de ferman ferman Allah’a itaatin kocaya itaatten çok daha önemli olduğunu haykırmak, kız çocukları için eğitim ve sosyal imkânlar sağlamak. Lütfen dikkat edin, 18. yüzyıl Afrika’sındayız. İşte bizim Nana Esma böyle bir babanın elinde yetişmiş. Hz. Esma gibi, kahraman bir babanın kahraman kızı olarak. Sünger gibi içine çekmiş babasının devrimci fikirlerini ve hiç de bildiğimiz masallardaki prenseslere yakıştıramayacağımız şekilde, pencere kenarında gergef dokuyup beyaz atlı prensini beklemek yerine, yağmur yaş, çöl toprak demeden her gün kilometrelerce yol teperek kitlelere aktarmış bu fikirleri. Nana Esma eğitime başladığında henüz beş yaşındaymış ve luh denilen tahta tabletlere resin denilen doğal boya ile yazarak öğrenmiş ne öğrendiyse. Bu harika bir eğitim metoduymuş. Çünkü bir şeyi iyice öğrenmeden asla silmezler ve tek bir sayfa kağıt ziyan etmezlermiş.

Cesur prenses

İkizi ile beraber babalarının sıkı tedrisatından geçen prenses, daha çocukken Fulani, Havsa, Tuareg ve klasik Arapça dillerini öğrenmiş. Bu kabile dillerini öğrenmesi, özellikle imparatorluğa dâhil olan toplumları anlayabilmesi için çok önemliymiş. O toplumlara pek çok şey öğretirken, o toplumlardan da pek çok şey öğrenmiş Nana Esma. Gerek kendisi, gerek kız kardeşleri Maryam ve Fatima, gerek annesi Ayşe ve analığı Havva, hepsinin imparatorlukta siyasi rolleri varmış. Babası, kocası, amcası ve ikiz kardeşi savaşçı ve siyasetçi olan Nana Esma, valilerle yazışmaları gerçekleştiriyor, âlimlerle müzakereler yapıyor, Arap dünyasından getirdiği pek çok kitabı öğrencileri için yerel dillere çeviriyor, babasının dört dilde yazılmış yüzlerce kitabını kataloglaştırıp tüm Afrika’daki ilim merkezleriyle paylaşıyormuş. Ama dışarıda hayat saraydaki gibi kadın dostu değilmiş. Babasının desteği üst kademelerde çok işine yarasa da, fikirlerini halka taşımaya kalktığında karşısında kadının yerinin evi olduğunu savunan bir yığın eski kafa buluyormuş. Ama bizim prenses öyle cesur ve zekiymiş ki, konumunu ve Allah’ın ona bahşettiği tüm yetenekleri kadınların hakları için kullanmayı ve saraydaki ilerici düşünceleri toplumun tüm kademelerine taşımayı başarabilmiş. Nasıl mı?

Kadınlar için eğitim sistemi

Hadi kendinizi Nana Esma’nın yerine koyun. Acayip bir fikriniz var, ama sosyal medya yok, matbaa bile yok. Nasıl yayarsınız fikirlerinizi? Nana Esma düşünmüş, düşünmüş ve kadının en etkili kitle iletişim aracı olduğunu keşfetmiş. Sonra da, dâhiyane bir plan yaparak, kadınlar için harika bir eğitim sistemi geliştirmiş. Önce, şiir yeteneğini İslam öncesinden başlayarak tüm Arap-İslam toplumlarında büyük yeri olan şiir geleneğiyle harmanlamış. Sonra da… Gergef yerine, reformist fikirli şiirler dokumuş. Önce şiirlerini insanları Allah yoluna çağırmak, tasavvufun inceliklerini topluma aktarmak için kullanmış, sonra da siyasi olarak babasının başlattığı reformları kitlelere yaymak için. Önce hâkim olduğu kabile dillerine çevirdiği Kuran ve sufizm eserleriyle ve tabii şiirleriyle pek çok yerel kabilenin İslam’ı seçip imparatorluklarına girmesine vesile olmuş. Sonra da bu toplumlardaki kadınları örgütlemiş.

Ritim, dua ve şiir

Şair prenses Yan Taru adını verdiği örgütünde, Jaji adını verdiği kadın liderler yetiştiriyormuş. Ama öyle önüne gelen kadını kabul etmiyormuş okuluna, kabul ettiği kadınlar dullar, 45 yaş üstü yaşlılar ve 8-12 yaş arasındaki genç kızlarmış. Bu kadınları seçiyormuş, çünkü bu kadınların hem seyahat engeli yokmuş, hem ev sorumlulukları evli kadınlara göre daha azmış. Herkesin tanıyıp sevdiği ve nispeten özgür olan bu kadınlara, toplumda daha da sağlam bir itibar ve bağımsızlık kazanacakları harika bir eğitim veriyormuş. Tekrarlanmaya ve ezberlenmeye uygun, ritim ve dualar halinde yazılan şiirlerle eğitiyormuş bu kadınları. Ve mezun olan öğrencilerinin kafasına kırmızı bir şerit bağlıyormuş, artık siz de öğretmensiniz, hadi dağılın sahaya diye… Nana Esma’nın ekolü o kadar çok talep görüyormuş ki, köy köy dolaşmaktan ayakları şişiyormuş.

Ha bu arada, zamana damgasını vuran bu kahraman prenses, hiçbir zaman toplumdan farklı yaşamamış, toplumundaki tüm kadınlar gibi o da 14 yaşında evlenmiş, 17 ila 47 yaşları arasında beş çocuk doğurmuş. Ama diğerlerinden farklı olarak, ne saraydaki görevleri ne anneliği onu hayallerinden ya da sahalardan alıkoymamış.

Sadece mükemmel bir öğretmen değilmiş Nana Esma, gerçek bir sosyal mühendismiş. Eğitim ekolünü sadece kadınlar için yapılandırsa da hiç öyle iddia edildiği gibi feminist falan olmamış. Kendisini kadınların değil, yetimlerin koruyucusu, ama tüm halkının annesi olarak tanımlamış.

Bir kadın bir devrim yaparsa böyle yapar çünkü. Nana Esma’nın Yan Taru hareketi, sadece ilim öğretmekle kalmıyor, hem ihtiyaç sahibi insanların yardımına koşuyor, hem de savaşlarda askerlerin yemek ve ilk yardım ihtiyaçlarını karşılıyormuş. Çok yönlüymüş kurduğu örgüt de kendisi gibi.

71 yaşında vefat eden Nana Esma’dan günümüze kalan 60’a yakın eser var. Yani onca koşuşturmanın içerisinde, hemen her yıl bir de eser vermiş. Şiirleri daha kendi zamanında Sokoto imparatorluğunun sınırlarını aşmış, pek çok Afrika ülkesinde ve Orta Doğu’da ün salmış. Kurduğu eğitim sistemi hala pek çok ülkede kullanılıyor. Ve hala tüm Afrika’da adına okullar, üniversiteler, vakıflar ve konferans salonları açılıyor.

Yani pek çok kahraman gibi hala aramızda, yaşıyor… Oysa, Hz. Esma’nın üzerinden on dört, Nana Esma’nın üzerinden iki asır geçmiş olsa da farklı coğrafyalarda hala birçok kadın kendi masalını yazamadan, hiç fark edilemeden başkalarının yazdığı adi kitaplar içerisinde yitip kayboluyor.

Hala İslam coğrafyasının birçok yerinde, söz hakkı verilse acayip fikirleriyle milyonların hayatını değiştirecek pek çok kızın hayali, din ya da gelenekler adına ellerinden alınıyor. Malala gibi bazı cesur yürekler, okula gitmek istediği için başından vuruluyor, bırakın ifade, yaşam hürriyeti çok görülüyor. 17 yaşında aldığı ödül ile dünyanın en genç Nobel ödüllü yazarı olan ve aldığı milyon dolarlık bu ödülle kız çocukları için okul yaptıran Pakistanlı Malala, Nijeryalı Nana Esma’nın başka bir yüzyıldaki tezahürü değilse nedir? Kim bu kahraman kadınlardan daha milyonlarca olduğunu ve belki de kurtuluşumuzun onların elinden olacağını inkâr edebilir?

Kahraman kızlar

Sizi masal var diye kandırıp Taliban’a bağladım diye kızmayın. Hepi topu araya bu bayram kız çocuklarınıza farklı bir gözle bakmanız için bir not koydum. Ola ki hiç fark etmediğiniz halde bir kahramandır kızınız. Ola ki kahramanlıklarıyla ortalığı kana bulayan birçok erkeğin aksine, dünyamızı hiç bitmeyesi bir masala dönüştürecektir o da. Ola ki yapmanız gereken tek şey ellerine oyuncak olarak Barbie değil,

Nana Esma bebekleri vermek,

Masal olarak Rapunzel’i değil,

Malala’yı anlatmaktır…

H

Diyeceğimiz şu ki…

İyi bayramlar.

Not: Bu yazının kaleme alındığı sırada dünyamıza teşrif eden Sare Betül ve güzel ailesine, kahramanlık yolunda başarılar dileriz.

[email protected]

Dr. Hatice Çolak / Yazar

(23.05.2020 Akşam Gazetesi Star Açık Görüş sayfasında yayınlanmıştır.)